13 Haziran 2014 Cuma

GELİNCİKLER


                                                                                ressam Hikmet ÇETİNKAYA 


gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda 
işi iş kasabanın 
su yüzlü çocuğun işi iş 
bir de poyraza döndü mü hava 
başlar masmavi damarlar fışkırmaya yanaklarından 
faytonların turuncu tekerlekleri 
yansır gaz tenekeleriyle çevrili bahçelerde 
asılı çamaşırlarından bir tutam çivit kokusu alıp gider 
gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda. 

saat onikilerde 
postanede mektup yazan adamlara bakar bir semt delisi 
durmadan bakar 
ki o mektuplar nereye giderse gitsin 
öylesine uzundur ki kasaba 
gelinciklerden bükülmüş bir ibrişim gibi 
gidip gelen mektup zarflarıyla tarif edilebilir ancak 
içerinde kar serpintisi 
icçerinde bozkır 
içlerinde herkesin bir güneyi olan 
ve marangozlar upuzun kayıklar yaparlar bunun için 
kesersiz, çivisiz, elsiz 
sadece ruhlarından 
o kayıkları içinde domates doğranan bir akşamüstünde yüzdürürler 
canlanır suya değince hemen 
bordalarındaki nakışlar 
bir derya gülü alıp başını gider. 

yeter ki görünsün gelincikler 
önce tek tek görünsün sonra topluca 
usta bir doğramacı gibi kırmızılar doğrar kasaba 
gelincikler indi mi çayırlardan 
su bardaklarına, berber dukkanlarına girdi mi 
duvarlara sicimle tutturulmuş şişelere 
girdi mi bir kere 
-aynaları boğacak neredeyse 
-taşlıkları basacak sel gibi 
o zaman... 
tam o zaman 
marangozlar mis gibi rakılar içerek kayıklarında 
konuştukca binlerce kayık 
konuştukca binlerce köpük, binlerce kıyı olurlar 
ve nedense bir vapur bizi alıp götürecekmiş gibi bakarız bir- 
birimize 
unuturuz sonra alıp başını gitmeyi de 
yeter ki iki dudak arasına konsun gelincikler 
ipince bir ıslığa yerleştirilsin 
türküler süzsün tüveylerinden 
kahveler eski renklerine boyanır yeniden 
biralar çiğ ışıkta bile parlak 
yıkanır tertemiz oluncaya kadar yaşamak. 

gerçekte bir sevinç, bir mutluluk yok değildir yüreklerimizde 
sevgiler umutlar yok değildir 
öyleyse neden çabuk küseriz birbirimize 
çabuk öfkeleniriz 
durup durup böyle hüzünlenmemiz neden 
anlamıyoruz da ondan mı yoksa 
bir bütün olduğunu mutluluğun 
umudun bir bütün olduğunu 
seziyor muyuz yalnızca 
baktıkca gelincik tarlalarına uzaktan 
öyle bir arada güzel 
yaşamanın lezzetini 
kanımızı tutuşturdukça gün günden 
buğusunu saldıkça 
bir tütün dumanı gibi yaktıkça genzimizi.

Edip CANSEVER


11 Haziran 2014 Çarşamba

DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN




Gece, ay ışığını yüreğimize armağan ediyor bugün. 
Yıldızlar dahada bir parlak, ve rüzgar insanın tamda yüreğine işliyor bugün…

Dünya en güzel gülüşün varlığına amâde. 
Ve sarhoş bir şair gibi seni haykırıyor her zerreye bu gün…

Takvimlere gizlenmiş bir günü müjdeliyor çiçekler. 
Işıl ışıl bir merhaba’ya doğuşun heyecanını taşıyor güneş. 
Akıp gidiyorken zaman, tüm kainat doyabilsin diye bu gecenin sevincinden, 
yavaş yavaş geçiyor sanki bu gün..

Dilimden çıkan her sözün sebebi olmalısın. 
Dudağıma değdiğinde ismin, ardından tarifsiz tebessümler kaplamalı her yanı. 
Seni yazmalı bu gece kalemler, şairler seni dökmeli kağıda. 
Ve içinde aşk olan her mısraya ilham olmalısın bu gün..

Ayrı şehirlerin insanı olsak bile, aynı gecenin yıldızları düşmeli saçlarımıza. 
Yağmur senin için saçmalı rahmet damlalarını çiçeklere. 
Ve her açan çiçek sen kokmalı. 
Pervaneler sana yanmalı, bülbül senin için söylemeli en güzel şarkılarını. 
Ve rüzgarlar seni esme’li dünyaya bu gün…

Bugün bir başka güzelleşmeli gece. 
Ayrı yerlerde, ama bir yüreğin iki bedende atması gibi yaşamalıyım her anı seninle bu gün.. Ve sen üfleyip söndürürken yüreğindeki hüzün kokulu mumları tek tek, 
duyuramasam bile sesimi, avaz avaz haykırmalıyım sana bugün…

Doğum günün kutlu olsun sevgili.. 
Elini sol yanına koy, dualarla paketleyip aminlerle gönderdim sana yüreğimi bu gün……

Ahmet KARAKAYA

12 Mayıs 2014 Pazartesi

BEN BU KADAR SEVMEDİM Kİ




Dönemem terk ettiğim hiç bir yere 
Dolaşıp duruyorum sokaklarda 
Dilimde o son duam 
Ben hiç kimseyi bu kadar sevmedim ki 

Sonsuzluk gibi çıkıyordu 
Bu söz içimden
Umutsuz bir yakarış gibi
Hiç bitmeyecek bir hasret gibi
Ben hiç kimseyi bu kadar sevmedim ki

Cezmi ERSÖZ


İSYAN ETMİŞİM




Aya öfkelenmişim ben, 
işte böyle kapkaranlık bir gece olmuşum. 
Padişaha kızmışım, 
çırılçıplak bir yoksul olmuşum. 

Güzeller sultanı gel demiş, 
evine çağırmış beni. 
Ben bir yolunu bulmuşum, 
yola baş kaldırmışım. 

Sevgilim baş çeker, naz ederse, 
gamlara atar, kararsız korsa beni, 
bir kez olsun ah demem, inad için. 
Ah'a da kızmışım ben. 

Bir bakarsın altınla aldatırlar beni o. 
Bir bakarsın şanla şerefle aldatırlar beni. 
Oysa altın falan istemiş değilim ondan, 
şanla şerefe hele çoktan boş vermişim. 

Ben bir demirim, 
mıknatıstan kaçıyorum. 
Bir saman çöpüyüm ben, 
mıknatıslara yan çizmişim. 

Ben öyle bir zerreyim ki, 
bütün âleme isyan etmişim. 
Havaya, toprağa isyan etmişim, 
Ateşe, suya isyan etmişim. 
Altı yöne isyan etmişim. 
Beş duyuya isyan etmişim. 

Hava, toprak, ateş, su da neymiş ki, 
altı yön de neymiş, 
beş duyu da ne. 
Benim için hiç bir şey umurumda değil. 


Mevlana Celaleddin Rumi 


KARA RIHTIM




saçların günah koksa 
kirpiklerin ihanetten dökülse 
tırnaklarından yabancı ellerin soğukluğu süzülse 
rıhtımda bekleyenin benim 
yaşarken bahçen 
göçünde mezarın kalbimdir derdin 
içine gömmek için mi kıydın bana 
hiç gelmesen de bekleyeceğim 

güvertelerde uçuşan nice el var 
bana da bir siyah mendil sallayan olur 
bir gün yanlışlıkla 
seni saadet kuşlarının kanadı getirmişti 
leylek gagalarında yaban ülkelere göçesin diye mi 
ruhumun iklimine uysan ne olur 
ben değiştirirdim dünyamı ya da isteseydin 
dileseydin kutuplarda taze hurma toplardım ellerimle 
ekvator damlarından buzlar sarkıtırdım 

gitmek istedin 
ne gönlünün iklimi 
ne ruhundaki mevsimler.. 
hepsi bahane, gitmek istedin 
bekleyeni olan rahat gider 
benim de bekleyenim olsaydı rahat giderdim 
nereye.. 
senin ülkene. 
hiç dönmesen de bekleyeceğim 

güvertelerde uçusan nice el var 
bir gün bana da bir siyah mendil sallayan olacak yanlışlıkla 
ben.. 
ben.. 
gözlerim beklemekten kör olmuş 
hasret şarkıları söyleyeceğim iskelelerde.. 

Zeki MÜREN



18 Nisan 2014 Cuma

AŞK ŞİİRİ


                                                                fotoğraf: Murat ZEYBEK

sen aşk şiiri yazamazsın 
Hasan Hüseyin 
çünkü aşk 
şiirden önce gelir sende 
oysa şiir 
önünde gitmelidir 
her şeyin 

sen aşk şiiri yazamazsın 
Hasan Hüseyin 
çünkü aşk 
kavganın içindedir 
çünkü sen 
içindesin kavganın 
elmayı kokusundan 
güvercini biçiminden soyutlamaktır 
yaşamak denilen kavgayı 
aşksız düşünmek 

sen aşk şiiri yazamazsın 
Hasan Hüseyin 
çünkü sen 
gagasından tutup kuşu 
öt kuşum 
öt kuşum 
demiyorsun 
çünkü sen 
yedirip çiçekleri ineğe 
koklayıp gerisini ineğin 
kok çiçeğim 
kok çiçeğim 
demiyorsun 

öpüşmek başka şeydir 
yiğidim 
öpüşmeyi düşünmek başka 
sevişmek başka şeydir 
güzelim 
sevişmeyi düşünmek başka 
sende yaprak 
-iki gözüm- 
sende dal 
sende yıldız 
-yürek sızım- 
sende su 
sende bu dört boyutlu kaçma tutkusu 
atlıkarıncadan geceleyin 
bakmaktır lunaparka 

sen aşk şiiri yazamazsın 
Hasan Hüseyin 
çünkü sen 
ilkyaz yağmurlarında çırılçıplak 
dolaşır gibi sıcak morlarda 
yaşarsın aşkı iliklerinde 
çünkü sen 
iki düşman ucun bileşkesisin 
acısının kavuşmanın 
ayrılmanın sevincisin 

sen aşk şiiri yazamazsın 
Hasan Hüseyin 

çünkü aşkın kendisidir 
senin şiirin 
oysa şiir 
oysa aşk 
oysa sen 
sen 
sen aşk şiiri yazamazsın 
Hasan Hüseyin. 

Hasan Hüseyin KORKMAZGİL

24 Mart 2014 Pazartesi

HERKES KENDİ LİSANINDA HIÇKIRIR ...




Ey hayatın düz tarafını yokuş bilip yorulan adam
Bazen delice bir poyrazı sırtlayıp eteklerini sıyırırsın dağların
Ellerine imân eder şiirlerin ve mısraların

Gecemi katleden o şarkıdır ağlamalarımın tek tanığı
Sen ölmeyi benim tenimden mi öğrendin Nur/ettin

Her kes kendi lisanında hıçkırır
Her kes kendi yalnızlığında uykularını satır satır böler
Düşlerimi boğma zamanıdır , hâlâ rüyada mısın Nur/ettin..

Gökyüzünün teslim yerinde ay ve yıldız kümeleri
Avuçlarında teslimiyetli dua günceleri
Ser seccadeni kir sanılan her sanrının üstüne
Kıblen hür
Yönün bâ/kir
Bakışlar hâ/kir
Aldırma sen
Aldırma in/kâr düşünceler
Nefes al önce
Sök kibri içinden 
Nur /ettin..

Sen nefsinin her tazelenmesinde yeniden kutsandın
Açlık dürtüsü sadece mideden ve tenden geçmez
Yeniden öğrendin
Kurban edilmiş her mahlukatın önsezisi say ruhundaki fırtınaları
Al yeni baştan
Yeniden dinle sana sunulan her argümanı
Bıçak sırtı düşler müjdelendi kutlu bir gün arifesinde
Al yüreğini şiir sızlayan parmak aralarına
Sık ve yeniden felaha dur Nur/ettin..

Dilindeki sözlerin kudretinden sonsuz bir hitap uyansın
Aldırma sana söylenenler söyledikleriyle kalsın
Kurban edilmiş her söylemin b/aşka halvetler üzre
Aldırma Nur/ettin aldırma
Yokluk jiletin kesik damarlarında yansın..

Salyangozun cinnetinden öğrendim tüm ıslak zeminleri nemle yürümeyi
Zamansız ağlamaları kendine vazifemi sandın
Şimdi tüm çavuş kuşlarının rütbesini sökesin var
İçindeki silahın barutunu kendine tutkumu sandın
Kimlere bıraktın aşka yardakçı bildiğin yüreğini
Hesap ver ..
Nur / ettin…

Herkes kendi lisanında hıçkırır
Herkes kendi yalnızlığında uykularını satır satır böler
Ruhuma mahkeme kurup dilimi yargıç belleme
Çoktan kalemini kırdım
Bil bunu Nur /ettin..

ÖMÜR HANIMLA GÜZ KONUŞMALARI...





...Ve güz geldi Ömür hanım. 
Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. 
İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. 
Yağmur ha yağdı ha yağacak.
İncecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. 
Hüznün bütün koşulları hazır. 
Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. 
Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı... 
ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, 
uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. 
Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım? 

Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? 
Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, 
iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? 
Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu? 
Bir güz düşünün ki Ömür hanım, 
ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? 
Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? 
Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. 
Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, 
alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de? 
Yağmur yağıyor Ömür hanım...
gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...
Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. 
Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından? 

Dönelim...
Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, 
alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...
Olsun dönelim biz yine de. 
Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. 
Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, 
yalnızlığımızın kalelerine dönelim. 
Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım. 
Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. 
Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. 
Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. 
Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece. 
Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım. 
Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. 

Sahi nedir yaşamın anlamı? 
Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, 
yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. 
Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? 
Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... 
Değil mi yoksa? 
Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. 
Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. 
Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. 
Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa 
ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, 
varolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya... 

Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, 
yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. 
Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, 
kederli dalgınlığımdan her döndüğümde...
Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların. 
Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür hanım? 
Susmak yalnızlığın ana dilidir,
Ömür hanım, şiiridir... beni konuşmaya zorlama ne olur. 
Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. 
Geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...
Yalnızım Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, 
öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...
Sularım toprağa sızıyor bak. 
Yüzümü geceler örtüyor. 
Binlerce taş saklanıyor içimde. 
Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle? 
Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki...
Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? 
Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? 
Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? 
Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? 
Yerini bulur mu gerçekten? 

Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...
Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? 
Olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine,
her şey daha yalansız, daha içten olurdu.
Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. 
Yanılıyor muyum? Olsun. 
Yanıldığımı biliyorum ya... 

Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. 
Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. 
Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. 
Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana. 
Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları 
ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. 
Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...
Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de. 
Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; 
bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. 

İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; 
istemek yaşamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz... 
Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. 
En büyük hünerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...
Kıyılarımız duy- gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde...
O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, 
bir bardak suya, demirli bir pencereye...
Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? 
Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. 
'Çözemeyiz', de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla. 
'Dünya bir testidir', de, Ömür hanım, ömür bir su...
Sızar iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. 
Ve bir gün ölümün balkonundan...
dökülür toprağa el içi kadar bir su. 
Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık...
Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; 
bilmek bütün acıların anasıdır, de... 
Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. 
Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. 
Yıldım ömrümün kalıplarından. 
Beni duy ve anla. 

Yağmur dindi Ömür hanım. 
Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. 
Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. 
Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. 
Ne aldanış! 
Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa? 
Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. 
Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan. 
Delilik mi dedin? 
Kim bilir...
Belki de yerde sürünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. 
Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? 
Kim ne diyebilir ki? 

Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. 
İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, 
elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim 
-içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, 
incelik adına, ben geçtim...
Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, 
ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. 
Beni cam kı- rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... 
Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm. 
Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. 
Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. 
Ürperiyorum. 
Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın sokaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. 
İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, 
binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. 
Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım? 

Ankara, Güz/1983


ŞÜKRÜ ERBAŞ


21 Mart 2014 Cuma

ZİYADE OLSUN...




Kaçıncı yanılışım bu! 
Bir tekneye atlayıp da denizin, o en erişilmezin ortasında kaçıncı yalnız bırakılışım! 
Gücüm yok.. 
Taakatim yok alıp da elime kürekleri çekecek.. 
Çekip de kürekleri geri dönecek! 


Böyle biçare, böyle yalnız, böyle ıssız,,,,,, 
Kaldım daha önce de evet ve ama bu hani tamda tamam derken bir kere daha işte! 
Heveslerim, umutlarım, tüm mutluluklarım alındı yine ellerimden... 
Çalan kim! 
Kapıp kaçan kim... 
Koşsanıza peşinden, yakalasanıza! 


Kaybettim ruhumu, hükümsüzdür yazdım yüreğime kalın puntolarla, görüdünüz mü... 


Düşününce şimdi nasıl da zor geliyor, 
hayat boyu süreceğini bildiğim o mahkeme kapısından girmek içeri.. 
Hakkımı aramaya kalkmak hiç bitmeyecek bir kitabın ön sözü olarak kalmak olacak, biliyorum! 
Önsöz okunacak, sırası geçecek ama kitap hiç bitmeyecek! 

Biliyorum...... 
Yaşadım çünkü! 
O giriş paragrafındaki en afilli cümle oldum daha öncede... 
Anlayarak okumak, okuduğunu anlamak öğretildi bana, girdiğim bütün türkçe derslerinde.... 


-- Ahhh çocukluğum............. 
Ahhh kanayan dizlerim......... 
Fasülyedenmiş verdiğin acı, yüreğim kanıyor artık, 
Bilir misiniz acısını.... --- 


Hepiniz mi kaçırdınız dersleri söyleyin! 
Hep birlikte mi kaçtınız okuldan anlatın! 
Nerdeydi aklım... 

Kocaman bir sınıfın içinde, kahverengi bir sıranın üstünde, 
dev gibi bir yalnızlıkla oturuyorken kimdi gözlerimi kapatan, 
görmeyeyim diye daha en başından en sonunu! 
Toplayıp da gücümü atabilseydim üstümdeki o karabasanı, 
görebilirdim şimdiki bu eşsiz yalnızlık senfonisinin ilk parçalarının yapa boza nasıl bitirmeye başlandığını 
taa o zamanlar... 


Uzun cümlelerden sıkıldım! 
İçerimdeki sızıyı kalabalık kelimeler eylemleriyle çoğaltmaktan yoruldum! 
İçinden çıkamadığım bu kuyudan, çıkmak için güç aldığım her elin terkinden usandım! 


Demiş ya kim dediyse işte; 
-Herkes Hakettiğini Yaşar- 


Ağzımın payını aldım... 
Hakkımı da... 
Mavi ütopyalarım iç ceplerimde,,,, 
Ben çekiliyorum hayat 
Ziyade olsun sana! 

Gökçe ÇORA


10 Mart 2014 Pazartesi

BENDEN BİLMEYİN




İstanbul'da bir fabrika 
fabrikayı ben koymadım oraya 
ben diyorum ki size 
İstanbul'da bir fabrika 

fabrikayı işçiler çalıştırır 
işçileri bir milyoner 
ben diyorum ki size 
fabrikayı işçiler çalıştırır 

grev gittikçe büyüyor 
grevi ben istemiyorum 
ben diyorum ki size 
grev gittikçe büyüyor 

bini boşaldıkça biri doluyor 
binini ben boşaltmıyoum 
ben diyorum ki size 
bini boşaldıkça biri doluyor 

bu düzen beyler düzeni 
bu düzeni ben yapmadım 
ben diyorum ki size 
bu düzen beyler düzeni 

ortalık gitgide karışıyor 
ortalığı karıştıran ben değilim 
ben diyorum ki size 
ortalık gitgide karışıyor 

birgün kıyamet koparsa 
kıyamet kopsun istemiyorum 
ben diyorum ki size 
birgün kıyamet koparsa 

gençler kuytularda öpüşüyorlar 
marulun vakti geçti 
şimdi karpuzlar kızaracak 
ardından fındık fıstık 
ardından ayva 
ayvayı sarartan ben değilim 
ben diyorum ki size 
gençler kuytularda öpüşüyorlar 
ayvanın vakti 

Hasan Hüseyin KORKMAZGİL